Çevirmenin eleştirel okurluğu ve yazarlığı

Edith Grossman, “bizler edebiyat dünyasının hizmetkârı, yayıncılık endüstrisinin itaatkâr kullarıyız” diyerek tanımlamıştı çevirmeni. Ona göre çevirmen, bir dilden diğerine aktardığı metni, hem yeniden yazıyor hem de derinlikli bir okuma gerçekleştiriyor. Bu nedenle her şeyden evvel bir okur olan çevirmen; kültürel alışveriş gerçekleştirirken yabancılaşmayı ortadan kaldıran bir eylem insanı haline geliyor. Aynı zamanda sınırları aşan, tanıma ve tanışma fırsatı sunan bir dil işçisine dönüşüyor.

“Bir süreç” dediği çeviri üzerine düşünüp kalem oynatan Ayşe Ece ise “çözümleyen ve eleştiren bir okur” dediği çevirmenin, kültürel farklılıkları koruma görevini hatırlatıyor. Çevirinin, her çalışmada çevirmeni farklı kimliklere büründürdüğünü, daha doğrusu büründürmesi gerektiğini anımsatan Ece; yazar-metin-çevirmen arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor.

Söz konusu ilişkiye dair tecrübelerini paylaşan isimlere, Roland Barthes’ın Avrupa’daki çevirmenlerinden ve Barthes Studies’in yayın kurulu üyelerinden Kate Briggs de eklendi. ‘Küçük Bir Sanat’ta Briggs, hem çeviri sürecinin okuma-aktarma kısmıyla ilgili kişisel tecrübelerini hem de yazar-çevirmen bağlantısına dair örnekleri anlatıyor.

‘YABANCI BİR ALET’

Briggs, her şeyden önce çeviriye ilişkin hikayelerle çıkıyor karşımıza. Bunların merkezinde ise okunan ve bir başka dile aktarılan her kelimenin özümsenmesi yer alıyor. Bahsi geçen ilk adım, yazar-çevirmen ilişkisinin kuruluşuna denk geliyor.

Briggs, bir keşif süreci diye nitelediği çevirinin, aynı zamanda yazarın yaratımını, tarzını, beslendiği kaynakları, çağdaşlarını ve oralardan kotardığı metnin derinliğini bulma edimi olduğunu hatırlatıyor. Bu noktada Barthes, yol gösterdiği Briggs’e metinle uğraşan çevirmenin yazarın düşünme biçimine erişmesi gerektiğini fısıldıyor. O da buradan hareketle çeviri okuyup yazmaya dair bir yorumla çıkıyor karşımıza: “İş yazmaya ve çeviri okumaya geldiğinde, neyin tümüyle normal ya da tümüyle inandırıcı olduğu, gerçekte ne dendiği ya da yazıldığı soruları kısmen askıya alınır. Çevirmen benden bunu kabul etmemi ister. İnançsızlığımı askıya almamı, hatta bırakmamı bekler. Gerçekte bunu söylemiş olamaz (Barthes Fransızca konuşmuştu; İngilizceyi neredeyse hiç bilmediğini iddia ederdi); yine de kabul edeceğim. Bu açıdan, hangi türde yazarsa yazsın, çevirmenin yapacağı işte daha baştan şüpheli ve bence romansı bir şey vardır.”

Helen Lowe-Porter’ın “küçük bir sanat” dediği çeviri, hem başlı başına bir “sorun” hem de çözüm Briggs’e göre. Thomas Mann’ı, Barthes’ı, André Gide’i, Zola’yı ve daha pek çok yazarın kitaplarının farklı dillere aktarım aşamalarını anlatırken üniversitedeki hocalarından birinin “çeviri yapma” öğüdünü hatırlayıp bir çevirmen tanımına imza atıyor Briggs: “Yabancı bir alet olarak çevirmen: Edebî sanat eserini yeni bir pazarın amacına göre soymak ve dikkatle yeniden giydirmek için kullanılacak bir araç, bir hizmet sağlayıcısı.”

Küçük Bir Sanat, Kate Briggs, Çevirmen: Betül Kadıoğlu, 288 syf., Everest Yayınları, 2024.

Briggs’in hayıflandığı bir konu var; çevirmenin, yazarın gölgesinde kalması ve eleştirmenlerin onun emeğini göz ardı etmesi. Bir başka deyişle “çeviri üzerine düşünmeme kolaycılığına düşülmesi” yüzünden söz konusu eylemin hayati bir sınav haline geldiğinin unutulması. Dolayısıyla bu, çevirmen-okur ilişkinin önce zedelenmesi, ardından da kopması demek.

ÇEVİRMENİN KURDUĞU İTTİFAKLAR

Briggs, çevirmen-yazar ve çevirmen okur ilişkisinin ardından üçüncü kartı açıyor: Çevirmen-dil ilişkisi. Bunu da içinde bulunduğu İngilizce konuşulan dünya ile başka diller arasındaki alışveriş zorunluluğunu hatırlatarak ortaya koyuyor: “İngilizce konuşulan dünya, dünyanın tamamı değil. Dünyanın yerine geçmiyor, ona denk değil; edebiyatı edebiyatın tümü, felsefesi felsefenin tümü değil. Okuduğumuz çeviriler bunun gerekli hatırlatıcılarıdır; okumadığımız ama yine de yazılan, başka pek çok kişi tarafından, başka yazarlar ve okurlardan oluşan geniş kitleler tarafından her zaman, başka her yerde okunan şeyleri hatırlatır.”

Çeviri, aceleye getirilemeyen ve zaman isteyen bir eylem olduğu için yazarın bahsettiği bu ilişki, diğerleri gibi bir anda kurulamıyor. Thomas Mann’ın eserlerini İngilizceye çeviren Helen Lowe-Porter’ın, Ellena Ferrante ve Primo Levi’nin çevirmeni Ann Goldstein’ın, Douglas Robinson’ın, Richard Howard’ın, Geoffrey Bennington’ın ve daha pek çok kişinin bu ilişkileri kurma biçimleriyle birlikte kendi tecrübelerini anlatan Briggs, konuya dair bir not paylaşıyor: “Douglas Robinson, çevirmenler asla tarafsız, gayrişahsi aktarım araçları değildir ve hiçbir zaman böyle olmaya (ya da kendilerini böyle görmeye) zorlanamaz. Doğru işleyen bir çevirinin oluşumunda çevirmenlerin kişisel deneyimlerine -duygularına, nedenlerine, tavırlarına, çağrışımlarına- izin vermek yetmez, bunların varlığı zorunludur, diye yazmıştı. Kimin buna itirazı olur, diye soruyordu. Yine de belli ki tekrar tekrar söylemeye değer buluyordu. Gayrişahsi bir aktarım aracı değil, zamanda ve mekânda var olan, bu nedenle de kendi zamanı ve yeri her zaman çokça belirlenen, baskı altında ve hisseden bir insan…”

Çevirmenin, yazarla ve metinle bir okur olarak kurduğu, daha sonra metnin aktarımıyla genişlettiği ilişki, üzerinde çalıştıklarını adeta tekrar kaleme almasıyla zirveye ulaşıyor. Böylece çevirmen, önce eleştirel bir okur ve ardından dilden dile aktarım yapan bir yazar haline geliyor. Bu bağlamda çevirmenin yazarla, metinle, dille ve okurla ilişkisine dair bir yorumla daha selamlıyor bizi Briggs: “Çeviriyi diğer eylemlerle -kopyalamak, yanlış söylemek, yanlış oynamak- iletişim hâlinde konumlandırmanın neden uyarılara, dar anlamıyla çevirinin belli ilgilerine karşı durması gerektiğini anlamıyorum. Belki onları çağıran da budur. Çevirmen çevirdiği eserin kendisine ait olmadığını bilir: Kendisinden kaynaklanmadığını bilir; bu daha önce yazdığı ya da söylediği bir şey değildir. Hatta bunu kendisinin yazmaya ya da söylemeye muktedir olacağından emin değildir, belki cazibesinin, ne açıdan cazip olduğunun bir açıklaması da budur.”

Çevirmek üzere bir yazarın metniyle ilgilenen kişinin, ister istemez bir özdeşleşme yaşayacağını hatırlatıyor Briggs. Bunun, hem metni kavramak hem de yazarın durduğu yeri ve hislerini anlamak için gerekli olduğunu belirtiyor. Hatta onun gereklilikten öte, bir hak olduğunu vurguluyor. Dolayısıyla çevirmen yazarla bir “ittifak kuruyor” bu aşamada. Ancak bu ittifakın belli zaman aralıklarıyla tekrarlanmasının önemine dikkat çekiyor Briggs: “Bir çeviri her yirmi beş yılda bir yeniden yapılmalıdır. İnsanların bunu söylediğini sık sık duyuyorum; Barthes’ın haiku üzerine derslerinde de söylediği bir şey bu. Eminim haklıdır: Standartlar değişiyor, dil değişiyor, bir şeyleri yapma biçimimiz, ilgi alanlarımız, enerjimiz değişiyor.”

Briggs, bir çevirmen olarak kendi mesleğine dair incelikleri ve tecrübesini paylaştığı Küçük Bir Sanat’ta, konunun hem teknik hem de edebî tarafına ilişkin fikirlerini ortaya koyuyor. Meşakkatli bu işin sürekli öğrenmeden, ona gerçekten ilgi duymadan ve hakim olmadan yapılamayacağını; çevirmenin çoğunlukla adı bile anılmadan yaşamaya uğraştığını hatırlatıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir